Türk'ü Devlet Yapan Adam : ATATÜRK
Türk'ü Devlet Yapan Adam :

ATATÜRK
Özcan YENİÇERİ
Giriş

Türkiye'de kişiliği, yaptıkları ve eseri üzerinde en fazla konuşulan görüş ifade edilen ve yorum yapılan tarihi şahsiyetlerin başında Mustafa Kemal gelmektedir. Onunla ilgili bu kadar çok konuşulmasına, rağmen onu çok az kişinin anladığı ve anlayanların da çoğu kez yanlış anladığı görülmektedir. Kurduğu Cumhuriyet, kovduğu düşman, getirdiği ilke ve inkılapları ile ülkedeki tartışmaların hem objesi hem de sujesi olmuştur. Milletinin onu anladığı kadar bu ülkede kendini aydın sanan gafillerin onu anlamadığı ya da kasıtlı olarak yanlış yorumladıkları bir gerçektir. Bu yüzden o hem sevenlerinin hem de düşmanların haksız ve yersiz eleştirilerine muhatap olmuştur. Psikolojik bir gerçektir; hiçbir şey yapmayanlar hiç eleştirilmezler. Kuşkusuz diz çökmüş bir milleti ayağa kaldırmak, sürüleşmİş sefil kitlelerden kahramanlar çıkarmak ve yok edilmiş milli bîr yapıyı yeniden inşa etmek sanıldığı kadar kolay bir iş değildir. Zoru seçen adamlar ve radikaller davalarına baş koymak zorundadırlar.

Hainleri saymazsak Atatürk'ü yorumlayanların biri masum diğeri gaflet eseri sayılabilecek iki önemli değerlendirme tuzağına düştüklerini görürüz. Bunlardan birincisi: Bîr çok aklı evvel bugünün şartlarıyla dünü değerlendirmektedirler. Yani onlar "anakronizmin tuzağına düşmektedirler, ikinci değerlendirme hatası da "Atatürk'ü ve yaptıklarını bir bütün olarak değil, herkes hesabına geldiği tarafı ele alarak onu değerlendirmeye kalkmaları ile ortaya çıkmaktadır." Yani burada da perakendeci bir mantıktan yola çıkılmaktadır. Bugünü tanıma, dünü adam gibi anlamakla mümkündür. Onun için her olayı kendi şartları, durumları ve ortamları içinde değerlendirmek gereklidir, Diğer yandan değerlendirme ve algılama hatası yapmamak içinde herşeyden önce olayları, süreçleri ve gelişmeleri ele almak gerekir. Parça, kısım ya önemli olursa olsun hiçbir zaman yeterli olamaz. Olaylara bir bütün olarak bakmadan da hiçbir zaman olayların gerçeğinin tamamım anlamak mümkün değildir.

Bizim yaklaşımımız şudur; Mustafa Kemal kendine Özgü karizması ile aniden ortaya çıkarak tarihi gidişi alt üst etmiş bir süpermen değildir. Mustafa Kemal'i ortaya çıkaran ferdi olmaktan kıvanç duyduğu Türk Milletinin üç yüz yıllık kötü ve makus kaderidir. Yani Mustafa Kemal; üç yüz yıldır sürekli olarak kafasına vurulan, ezilen, horlanan, "etraki bi idrak" olarak nitelenen, cephelerde can veren ve sömürgeleştirilmiş olan bir halkın kollektîf şuurudur.

O evcilleştirilmiş bir halka inadına Özgürlük talep eden bir kahramandır! Yine o, yenilgiden, kan ve can vermekten bıkan bir milletin üç yüz yıldır aradığı çıkış yolunu gösteren bir kılavuzdur.

Onun içinden çıktığı şartları, ortamları ve o zamanın zihniyetini anlamadan onun eserini, yaptıklarını ve onu anlamak mümkün değildir. Onun için o zamanın devlet yöneticilerinin zihniyetini kısaca göz önüne sermekte yarar vardır. Büyük bir uyuşukluk ve saplantı içine gark olmuş olan Osmanlı toplumu ile ilgili birkaç tarihi hususa temas edelim. Osmanlı Devletî, 1770'li yıllarda Venedik Cumhuriyetine bir nota verir. Bu notada Venediklilerin Rus donanmasına Baltık Denizi'nden Adrîyatik'e geçme izni vermesinden yakınılır. Yine o dönemden intikal eden çok sayıdaki belgeden Osmanlı'larda askerlik tekniğinin tecrübeye dayandığını göstermektedir. Türk denizcileri "pusulayı gerektiği gibi kullanmayı bilmezlerdi." Topçuların ancak bir kısmı "topun pratik kullanılış biçimini bilir; teori hakkında fikirleri yoktur. Belirli deneylere dayanarak çalışırlardı." Türkler paralel nişan çizgisini bilmezler. Topçular rastgele atış yaparlardı." Bu gerçeklerin sonuçları elbette korkunç olacaktır.

Biz burada özellikle Tarihi süreç içerisinde her şeyi yerine koyarak; bir değerlendirme yapmaya çalışacağız. Bunun içinde ilk önce genç Cumhuriyet kurulmadan önce Osmanlı Devletinin ayakta tutulması için gösterilen üç yüz yıllık bitmek tükenmek bilmeyen kurtuluş yolunu arama çabalarına kısaca temas etmekte yarar görüyoruz. Ondan Öncekiler:

Kuşkusuz Osmanlı kadroları (azınlıklar ve hainler hariç) devleti ayakta tutabilmek için ellerinden gelen her şeyi yapmışlardır. Aslında İmparatorluk 17. yüzyılda daha 4. Murat döneminde çöküşe doğru gittiğinin farkındaydı. Padişah 4. Murat tarafından hazırlatılan "Koçibey Risalesi" imparatorluğun kötüye gidişinin engellenmesi için alınması gereken tedbirleri ve yapılması gerekenleri açıklayan bir rapor kimliğindeydi. Yani İmparatorluğu kemiren hastalığın geçmişi üçyüz yıl öncesine dayanıyordu. Koçi bey ünlü risalesinde "Fatih Sultan Mehmet Han, "Yavuz Sultan Süleyman vb. dönemindeki talim ve uygulamalara dönmek" suretiyle Osmanlı'nın eski haşmet ve gücüne kavuşacağını yazmıştı. Yani "Kanunu Kadim'e (eski kanuna) dönmeyi öneriyordu. 4. Murat'tan sonra gelen padişahlar da devletin çöküntüye doğru gittiğinin farkındaydı. Kötüye gidişi engellemek için 2. Osman, 2. Mahmut, 3. Selim, Sultan Abdülmecit ve diğerleri tarafından sonsuz denebilecek ölçüde gayretler sarf edilmişti. Daha Napolyon döneminde Osmanlı, Batılı'lar tarafından "Hasta Adam" damgasını yemişti. Hasta, can çekişen ve birilerinin kucaklarında ölmek üzere bulunan bu "hasta adam"ın mirasını paylaşmak üzere hesap üzerine hesap yapılıyordu.

İşte bu yüzdendir kî, Osmanlı Yöneticileri Batı karşısındaki çöküşün sebeplerini yüzyıllar boyunca düşünmüş durmuşlardır. İlk akla gelen de şu olmuştur: Biz batı karşısında yeniliyoruz, yenilgimizin sebebi ordumuzun eğitim, hazırlık ve silahlar konusunda düşman ordularından geri durumda olmasındandır. O halde ordumuzu Avrupalılar gibi eğitir, silahlandırır ve savaşa hazır tutarsak; Avrupa karşısında eski topraklarımızı geri alabiliriz. Mehter Marşlarına da konu olan "İleri ileri, haydi ileri! Alalım düşmandan eski yerleri" şarkıları dilden dile söylenmiş durmuş. Bu amaçla o zamanın en iyilerinden olan bir çok parlak zafer kazanan Prusya ordusundaki subayları Osmanlı Ordusunu eğitmek üzere getirmişlerdir. Humbaracı Ahmet Paşa'lar, Baron De Tot'lar, Golça Paşalar ordunun düzenli hale getirilmesi ile görevlendirilmişlerdi. Kısa zamanda bu girişimden bazı sonuçlar alındı: "Rus ceketi, Belçika silahı, Türk külahı, Macar eğeri, İngiliz kılıcı ile donatılan ve çeşitli uluslardan gelen eğiticiler tarafından Fransız düzenine uygun olarak yetiştirilen yeni ordu" (2) meydana getirildi. Ancak askeri yönden gerçekleştirilen bu ıslahat hareketleri sınırlı başarılar sağlamasına karşın yenilgiler devam etmiştir. Zira yeni eğitimlere Yeniçeri'Ier "Biz keçeye pala sallamak ve testiye kurşun sıkmak isterük! Yeni talim istemeyuz" diyerek karşı çıkıyorlardı.

Yenilgilerin faturasını orduya çıkarmaya devam eden yöneticiler bu kez ordunun niteliğini değiştirmek üzere harekete geçmişlerdir. Nizami Cedit, Şekbani Cedit, Eşkinci Ocağı ve nihayet Yeniçeri Ocağının kaldırılmasıyla da Asakiri Mansurai Muhammediye adlı yeni bir askeri örgütlenme biçimi benimsenmiştir. Ancak bu tedbirler de istenilen sonucu vermemiş, yenilgi ve çöküş artarak devam etmiştir.

O halde denmiş, yenilginin nedeni askeri değildir. Yenilginin nedeni ülkede özgürlüklerin yeterli seviyede olmamasıdır. Bütün tebayı kapsayacak bir özgürlük olmadığından, azınlıklara ikinci sınıf muamele yapıldığından, halkın tamamının yönetime katılmamasından dolayı batı karşısında başarısız kalınmaktadır. Önce ikinci Mahmut "Sened-i İttifak"ı ayanlarla imzalayarak merkezi hükümetin gücünü artırmaya çalışmış ve daha sonra da "Ben Hıristiyan'ı Kilisede, Musevi'yi Havrada ve Müslüman'ı Camide görmek isterim" diyerek dini özgürlüklerin bir kez daha altını çizmiştir. Abdülmecit döneminde de batıdan yeni dönmüş olan Mustafa Reşit Paşa'nın da katkılarıyla "Tanzimat Fermanı", Kırım Harbinin ardından da aynı amaca yönelik olarak "Islahat Fermanı" ilan edilmiştir. Bu fermanların amacı Osmanlının tebaası altında bulu nan farklı dinlerdeki kişileri aynı hak ve özgürlükler tanıyarak, sık sık hristiyanlara farklı davranılıyor bahanesi ile ortaya çıkan Rusya ve diğer Avrupa'lıları susturmaktır. Ancak ilan edilen onca fermana rağmen ne dış düşmanlar taleplerinden vaz geçmiş ne de devletin çökmesi, toprak kaybı ve mağlubiyetler önlenebilmiştir. Tarihi bir gerçektir ki, düşmanın isteklerine teslim olmakla, onların her söylediğini bir uşak ruhu içinde yerine getirmekle bağımsızlık, özgürlük ve varlığın korunması mümkün olmuyor.

Son dönemlerde ise kötüye gidişin nedeni olarak padişahın yetkileri ve rejimin niteliği üzerinde çalışmalar yoğunlaşmıştır. Önce 1876 yılında Birinci Meşrutiyet ile Kanuni Esası ilan edilmiş, ardından 1908 yılında İkinci meşrutiyet ve Meclisi Mebusan kurulmuştur. Bütün bu gayretler, fedakarlıklar ve yorgunluklara rağmen devlet yıkımdan kurtulamamıştır.

Hani bir söz vardır "araba devrilmeye görsün, yol gösteren çok olur" diye. İşte o yıkılış ya da çöküş anın da kurtuluş için yol gösteren, fikir ileri sürenler, tartışanlar, konuşanlardan geçilmez olmuştu. Bu sosyolojik bir vakaydı. Bunalım anları aynı zamanda felsefelerin üretildiği anlardı. Birbirinden beter kurtuluş yolları önerenler vardı.

Ünlü Mithat Paşa "Osmanlı'yı var etmek istiyorsak; hilalin yerine haç koymalıyız!"

Prens Sabahattin "Üzerinde Coğrafya ile üzerinde yaşayan halkın birbirine uymadığını ve yenilgilerimizin nedeninin de bu olduğunu söylüyordu.

Kurtuluşu "Anadolu'ya ingiliz ırkından aileler ithal etmeye" bağlayanlar bile vardı.

Şuna bütün kalbimizle inanıyoruz ki, vatanı sevmek, muhafaza ve müdafaa etmek uğruna bu insanlar canlarını, başlarını ve kanlarını ortaya koymuşlardı. Ancak büyük davalar için fedakarlık etmek, can vermek ya da kahramanlık yetmemektedir. Bütün bunların yanında aklı, mantığı ve ilmi de kullanmak gerekmektedir.

Bakın yıl 1920, Nisan'ın 23'ü. Meclise ilk sunulan yasa, "milli yükümlülükler yasasıdır." Bu yasaya göre; "Her Türk ailesi bir askerin, atletini, çorabını ve botunu" temin etmekle sorumludur. Bu denli yokluk, sefillik ve perişanlık içinde yedi ayrı niyetli, yedi ayrı dil konuşan düşman ülkenin yedi ayrı bölgesinden sökülüp atılır.

Onun Farklılığı; Akılcı Olmasıydı

Yıl 1923. Düşmanın kaçarken yakıp, yıktığı şehirlerin üzerinden henüz yanık kokulan kalkmamıştır. İzmir; yangının viraneye çevirdiği bir kent görünümündedir. İzmir de bir kongre düzenlenir. Adı "Türkiye İktisat Kongresi"dir. Orada açılış konuşmasını; İzmir'i yakan düşmanın Anadolu'yu istila ettiğine pişman eden kahraman Mustafa Kemal yapmıştır. Üç yüz yıllık çöküşün sırrını da orada açıklamıştır.

"Efendiler"

"Uzun gafletlerle ve derin lakaydi ile geçen yüzyılların ekonomik bünyemizde açtığı yaraları tedavi etmek ve çarelerini aramak, memleketi mamur etmek, milleti refaha ve saadete ulaştıracak yolları bulmak için vuku bulacak mesainizin muvvaffakiyetle neticelenmesini temenni eylerim." Diye analize başlar. Sonra "Tarih, milletimizin yükseliş ve çöküş sebeplerini ararken bir çok siyasi, askeri, sosyal sebepler bulmakta ve saymaktadır. Şüphe yok ki bu sebepler sosyal olaylarda etkilidir.

Bir milletin doğrudan doğruya hayatıyla ilgili olan, o milletin ekonomisidir.... Gerçekte Türk tarihi araştırılacak olunursa yükselme, çöküş sebeplerinin ekonomik meselelerden başka bir şey almadığı derhal anlaşılır.... Tarihimizi dolduran zaferler, yahut çöküşlerin tamamı ekonomik durumumuzla ilgilidir.."


İşte bu noktada onun farklılığı ortaya çıkar. Tam üç yüz yıllık yanlış, kısmi ve yüzeysel yaklaşımlara ve arayışlara artık son vermiştir. Teşhis tamamen ilmi, bir o kadar akli ve mükemmel denecek kadar ileridir. Bu büyük insan Osmanlı Devletinin yöneticilerinin asli unsur olan Türk milletinin "gerçek amaçları ve kendi ihtiyaçlarının noktayı nazarında değil, şunun bunun ile uğraşmaktan yasaklanmış olarak diyar diyar dolaştırılıyorlarken bu diyarların halkı birçok imtiyazlara sahip olarak çalışıyor, yani fatihler asli unsur olan Türkleri peşine takarak kılıçla fetihler yaparken, zapt olunan memleket ahalisi kazındıkları imtiyazlarla, özerklikle sabanlarına yapışıyorlardı ve toprak üzerinde çalışıyorlardı. Fakat Efendiler, kılıçla fetih yapanlar, sabanla fetih yapanlara sonunda yerlerine terk etmeye mahkumdurlar...." Büyük bir basiret, isabet ve akılcılıkla sözlerini şöyle sürdürüyordu:

«Efendiler!
Kılıç kullanan kol yorulur; fakat saban kullanan kol her gün daha çok kuvvetlenir ve her gün daha çok güce sahip olur. Eğer vatan kupkuru dağ ve taşlardan, viran köy, kasaba ve şehirlerden ibaret olsaydı, onun zindandan farkı olamazdı."
(3)

Kedilerin bile 21 günde gözü açılırmış. işte Türk Milletinin üç yüz yıldır bir türlü açılmayan gözünü Mustafa Kemal bir daha kapanma-macasına böylece açmıştı. O siyasi, sosyal ve tarihi yönüyle de olayı tamı tamına kavramıştı. Şöyle diyordu: "Osmanlı ülkesi ecnebilerin müstemlekesinden başka bir şey değildi. Osmanlı halkı, Türk Milletini esir hale getirilmişti... Halk kendi irade ve hakimiyetine sahip değildi. Şunun bunun elinde kullanılıyordu.

Milli bir devir yaşamıyorduk. Milli tarihe sahip bulunmuyorduk. Osmanlı tarihi padişahların, hakanların, zümrelerin destanı mahiyetinde idi. Mazinin tarih diye uzattığı tarihin mahiyeti bundan ibarettir." Altını çizdiği husus milli olmayan bir toplumun şunun bunun amacı için kullanır hale geleceği hususudur. Ona göre; tam bir istiklal için ilke şu olmalıydı: Milli egemenlik, milli ekonomi ile tamamlanmalı ve desteklenmelidir. O akılcı, ileri görüşlü, tutarlı ve sistemli bir insandı. Her eylemi milli amaca, milletin mefkuresine ve ülkenin geleceğine yönelikti. O, yüzde yüz milliydi ve yüzde yüz Türk'tü. Devlet, millet, milliyetçilik ve milli egemenlik temeli üzerine oturtmuştu. Bunu çok açık, net ve anlaşılır biçimde ortaya koymuştur. "Biz Türküz, tam manasıyla Türküz. İşte o kadar. Bize iyi müslüman olmak yeter. Asya için ve Avrupa için bizim kanunumuz aynıdır. Dostlara sahip bulunmak, tam bağımsızlığımız korumak, herşeyi Türk cephesinden değerlendirmek. Bu gerçekçi bir görüştür. Osmanlı İmparatorluğunu mahveden ideolojiye tepkidir." (Mustafa Kemal, 1921) (4)

Onu iyi anlamak zorundayız. Onun devrimci, halkçı, cumhuriyetçi, milliyetçi, laik ve devletçi yanını da çok iyi bilmek gerek. Onun halkçılık ilkesi yıkıcı ve bölücülerin millet kavramındaki bütünlük, homojenlik ya da birlik karşıtı olarak kesinlikle kullanılamaz. Yine onun devrimcilik ilkesi "komünist" lerin yaptıkları ya da yapmayı tasarladıkları devrimcilikle de ilgisi yoktur. Atatürk'ün milliyetçilik anlayışının da ırkçılıkla hiçbir ilişkisi yoktur. Bu noktada şunu hatırlatmayı bir görev biliyoruz: Atatürk yukarıdaki bütün ilke ve kavramları kendi literatürü ve anlayışı noktayı nazarından ifade etmiştir. Her görüşü, düşüncesi ve yaklaşımı kurduğu devleti yüceltecek, milletini daim kılacak bir amaca yönelik olarak ortaya atılmıştır.

Stratejik Bakış Açısına Sahip Nadir insanlardan Birisiydi:

Atatürk 1934 yılında yani İkinci Dünya Savaşı'ndan beş yıl önce kendisini ziyarete gelen Amerikan Genareli Mac Arthure'e, Almanların 1940-45 yılları arasında İkinci Dünya Savaşına girişeceklerini söylemiştir. Lord Kinross, "Atatürk" adlı ünlü eserinde bu konuyu şöyle anlatmaktadır:

''Atatürk 1934 de kendisini ziyarete gelen General Mac Arthur'le yaptığı uzun konuşmalarda geleceği adeta bir kahin gibi önceden bilerek söylemiştir. Atatürk özetle şöyle konuşmuştur: Yaşanılan dönem bir mütarekeden pek farklı değildir. Zira müttefikler, ne yenik devletlerin sorunlarının ve özelliklerini ve ne de savaşın derin nedenlerini hesaba katmadan bir galipler barışı yapmışlardır. Çalışkan, disiplinli ve olağanüstü bir dinamizme sahip olan bu yetmiş milyon insan (Almanlar), milli hırslarını yerinden oynatacak bir siyasi elemana kendilerini kaptırdıkları anda, Versailles anlaşmasının kökünden yok edilmesini isteyeceklerdir. Savaş 1940-45 yılları arasında patlak verecektir. Fransızlar artık güçlü bir ordu kurmak yeteneğinden yoksundurlar. İtalyanlar savaşın dışında kalabilecek olsalar sonraki barışta önemli rol oynayabilirler. Mussoloni'nin ihtirası yüzünden bunu yapamayacaklar. Böylece Almanlar, İngiltere ve Rusya dışında bütün Avrupa'yı işgal altına alacaklar. Amerikalıların tarafsızlıklarını korumaları mümkün olamayacak ve Almanlar onların karışması sonucu savaşı kaybedeceklerdir. Lakin savaşın asıl galipleri, ne Avrupalıların ne de Âmerika'lılann bilmediği yeni politika metotlarını kullanan ve rakiplerinin en küçük yanlışlarından bile yararlanmasını bilen Bolşevikler olacaktır." (5)

Eşsiz bir seziş, değerlendirme ve analiz yeteneği ile İkinci Dünya Savaşı olmadan beş yıl önce, savaşı bütün ayrıntılarını gerçeğe neredeyse yüzde yüz yakın bir biçimde kestirebilmiştir.

"Bu gün, günün ağardığını nasıl görüyorsam, uzaktan bütün şark milletlerinin de uyanışlarını öyle görüyorum. İstiklal ve hürriyetine kavuşacak olan çok kardeş millet vardır. Onların yeniden doğuşu, şüphesiz ki terakkiye ve refaha yönelik olarak vukuu bulacaktır. Bu milletler bütün güçlüklere ve bütün manilere rağmen muzaffer olacaklar ve kendilerini bekleyen istikbale ulaşacaklardır."(6)

İşte onun bu yanıdır ki, Aralık 1923'te Türk halkını başarılarından ötürü kutlayan Hindistan Ulusal Kongresi, Türk İstiklal Savaşını "Bütün Doğu uluslarının özgürlük ve bağımsızlıklarının bir müjdecisi" olarak ilan etmişti. (7)

Hele hele 1930'lu yıllarda adeta bugünleri görmüş gibi. gafil. uyuşuk ve burnunun ucunu göremeyen yöneticilerimizi uyarmasına ikaz etmesine ne demeli. O, o günlerde şöyle eliyordu: "Bugün Sovyetler Birliği dostumuzdur. Bu dostluğa ihtiyaç vardır. Fakat yarın ne olacağını kimse bugünden kestiremez. Tıpkı Osmanlı gibi, tıpkı Avusturya-Macaristan gibi parçalanabilir, ufalanabilir. Dünya yeni bir dengeye ulaşabilir. İşte o zaman Türkiye ne yapacağını bilmelidir. Bizim bu dostluğun idaresinde dini bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimiz vardır. Onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız. Hazır olmak yalnız o günü susup beklemek değildir. Hazırlanmak lazımdır. Milletler buna nasıl hazırlanır, manevi köprülerini sağlam atarak. Dil bir köprüdür. İnanç bir köprüdür. Tarih bir köprüdür. Köklerimize inmeli ve olayların böldüğü tarihimizin içinde bütünleşmeliyiz Onların (dış Türklerin) bize yaklaşmasını beklememeliyiz." Bu günün çapsız, ufuksuz, ruhsuz ve strateji yoksunu günübirlikçi yönetici ve politikacılarının Atalarını ne kadar anladıkları ve ne denli Atatürkçü oldukları böylece anlaşılmaktadır. O beni görmek resmime bakmak, yüzümü görmek demek değildir. Fikirlerimi anlayın bu yeter! Demişti.

Türk milletini ondan daha iyi tanıyan ve anlayan bir lider o zamana kadar görülmemiştir. İngiliz'in mandasının mı? Amerikanın mandasının mı millet için daha hayırlı olacağını tartışıldığı zamanda o, "zafer er veya geçe mutlaka kazanılacaktır..... Ya istiklal ya ölüm" demiştir. Çünkü o nasıl bir milletin evladı olduğunun farkındadır. Bu milletin kadınları "Anadolu Kadınları Müdafaa-i Vatan Cemiyeti" adı altında toplanmışlar ve şöyle seslenmişlerdir.(8) "Erkeklerimiz değil, kadınlarımız bile artık bu adaletsizliğe tahammül edemeyecektir. Bıçak kemiğe dayandı. Türklere iki yol vardır: Ya şerefle yaşamak, ya namusu ile ölmek üçüncü bir yol bilemiyoruz." (9) Ardından da şunu ilave etmişlerdir: "Giydiğimiz kefen, yediğimiz zehir olsun... Yeter ki düşmanı kovunuz." (10) İşte O bu milletin kadını ve erkeği ile hissiyatının bu olduğunu biliyordu. Buna karşılık, teslimiyetçi, aciz İstanbul Hükümeti ve onun yandaşları Mustafa Kemal ve arkadaşları hakkında idam fermanları yayınlarken görüşlerini de şöyle ortaya koymuşlardı: "Yunan'ı silahla yenmemiz hayaldır, İzmir'i, Edirne'yi kılıçla, kuvvetle kurtarmak tasavvuru, rüyadır, hülyadır... Ankara'dakilerden bir başarı beklemek cehalettir, budalalıktır... Bunların hepsi haindir.." Bu yazıları Türk Ordusu'nun işgalci Yunan kuvvetlerine son darbeyi vurmak üzere harekete geçtiği 26 Ağustos tarihli İstanbul gazetelerinde rastlarsınız. Milletini tanıyan, onun gücünü ve yeteneğini bilen ve geleceği kestirme gücü bulunan liderler ile Türk Milletini kaderine el koymuş ve onu köleleştirmekten başka bir yol tanımayan zamanın yöneticileri arasındaki en önemli farklardan birisi de buydu. Türk Milletini iç ve dış düşmanlara karşı hem silahıyla hem de düşünceleriyle korumuştur.

İngiltere, Fransa, italya, Amerika, 'Yunanistan, Japonya ve Sırbistan Devletlerinin 23 Haziran 1919 günlü ortak bildirileri: "Türk milleti, yabancı soyları yönetme yetisinden yoksundur, Tarih boyunca hangi ülke Türklerin eline çtiyse o ülke maddi ve kültürel geriliğe gömülmüş, hangi ülke Türklerin elinden kurtulduysa o ülke maddi ve kültürel bakımdan yükselmiştir. Tarihi boyunca Türkler, ellerine geçirdikleri ülkeleri geliştirmemiş, yıkmıştır, Çünkü Türklerde geliştirme yetisi yoktur, yalnız yıkmayı bilirler. Türkler bozuk ahlaklı, entrikacı bir ulusturlar. Bu gerekçeyle, toprakrını parçalayacak ve Türkleri biz yöneteceğiz." (Sevr'e Doğru) (11)

Amerikalı bir diplomat Sevr'in meşrutiyetini savunmak için şunları söylemişti: "Cinayet, Kur'an tarafından Muhmemed dininin bir parçası olarak kabul edildiği sürece, Müslümaıılar'ın Hnstiyanlar'ı ya da yahudileri idare etmesine izin verilmemelidir." (12) Onların bütün amacı Türk İmparatorluğu'nun idaresi altında yaşayan ırkların baskıdan ve kötü muameleden kurtarılmasıydı. Özelde Türkler ve genelde ise müslümanlar doğuştan ahlaksızdı ve onlara acımamak gerekliydi.

Bu kin, nefret ve hezeyanlarla dolu yabancı değerlendirmelerin temelinde o dönemde Türkiye'den pay kapma arzuları ve iştahı yatıyordu

Mustafa Kemal, Türk milletini çok daha iyi tanıyordu. O bunu şöyle ifade etmişti "Batı milletlerini, bütün dünyanın milletlerini tanırım. Fransızları tanırım, Almanları, Rusları ve bütün dünyanın milletlerini şahsen tanırım. Ve onlarla tartışmam savaş alanlarında olmuştur. Ölüm karşısında olmuştur. Yemin ederek size temin ederim ki, bizim milletimizin kuvve-i maneviyesi bütün milletlerin kuvve-i maneviyelerinin üstündedir." (15)

Dünkü dış düşmanların bugünkü iç ve dış düşmanların Türk milletine saldırılarına karşı Mustafa Kemal daha 28 Aralık 1919'da cevap vermişti: "Sözde ulusumuz, gayrimüslim yurttaşlarını yönetmeye yeteneksizmiş..., sözde ulusumuz, yetenekten yoksun bulunduğu için, bayındır bulunan yerlere girmiş ve oralarını yıkıntıya çevirmiş!.. Bu tezler kesinlikle gerçek değildir. Her ikisi de iftiradır... Bunu yalnızca Batıya değil, dahası yurttaşlarımıza da önemle ihtar etmek gereğini duyuyorum. Çünkü seyrek olmakla birlikte üzüntüyle işitiyoruz ki, ulusunun tarihini okumamış ya da ulusal duygudan yoksun kalmış olması gereken kimi kişiler, yabancıların bize karşı ortaya attıkları suçlamaları reddetmedikten başka, bir de ülkelerini, uluslarını özürlü göstermekten çekinmiyorlar!.. Hala salonlarını, bize karşı konferens verdirmek için yabancılara açık tutanlar var"! Bu gibilere lanet! (16)

Türkiye Cumhuriyeti devleti, Türk milletinin hasletleri, Türk varlığı ve tarihi aleyhine her tavır alışa Atatürk büyük bir öfke ve nefret duymaktadır. Adeta aslanın ağzından söküp çıkardığı milletinin istiklali ve özgürlüğüne kastedenlere lanet etmektedir. Yunan ağzıyla, Komünist amaçlarla, Ermeni idealiyle ya da Arap zihniyetiyle Türk varlığına yönetilen tehditleri de zamanında görmüştü.

Hangi sıfat, gerekçe ya da amaç için olursa olsun Türk milletinin gönlündeki Atatürk sevgisini azaltmak, sökmek ya da yok etmek isteyenlere burada bir lanette bizim etmemiz gerekir. Bu çerçevede olmak üzere Atatürk'ü din düşmanı imiş gibi gösteren kirli niyetlilere de, demokrasi karşıtıymış gibi göstererek ve ikinci cumhuriyet lafzını ağızlarına pelensenk edinenlere de lanet etmek gerekir.

Türk Milletinin istiklaline, milli varlığına, özgürlüğüne ve milli bütünlüğüne katkı sağlamayan hiç bir tavır ve tutumun Atatürk ve Atatürkçülükle ilişkilendirilmesi mümkün değildir. Atatürk ve her şeyden önce devasa bir cesaretin, gece gündüz cepheden cepheye koşmaya karşı yorulmamanın, vatanı için her şeyi bir yana bırakma fedakarlığının ve bitmek tükenmek bilmeyen milli bir azmin adıdır. Tembel, milli varlığa karşı bigane, asalak ve uşak ruhlu kişilerin ne Atatürk'ü anlamaları mümkündür ne de onu sahiplenmeleri gerçekçidir.

Türk Milletini Kaderine Egemen Kılmış ve Türk'ü Devlet Yapmıştır:

Türkler tarih sahnesinde -o dönemden kalan efsane, destan ve kitabelerden anlaşıldığı kadarıyla ilk görünmeleri karizmatik kahramanların teşkilatlandırdıkları topluluklarla olmuştur. Oğuz Kağan, Kültigin Kağan, Metehan, ya da Kürşat ismi aynı zamanda bir milleti anlatıyordu. Bir toplumu ya da halkı bir "bey" temsil ediiyordu. Türk an'anesine göre Bey (hakan) milletin atasıdır. "Yedi evliya kudretine sahiptir. Devlete ve onun müsesseselerine karşı isyan, en büyük günahtır. O doğa üstü güçleri olan, toplumun düşmanın esaretinden, açlık ve sefaletinden kurtaran bir efsanedir. Kutadgubilig'de: Türk Hakanına hitaben "Beğ sen bu makamı kendi gücün ve isteğin ile gelmedin, onu sana Tanrı verdi" diye yazmaktadır. Bu anlayışta Tanrı tarafından Kut; kısmet ve bilgelikle donatıldığı için kişi devletin başına gelebilmekteydi. Açlarını doyuran, çıplaklarını giydiren, düşmanlarından onları koruyan ve hatta onları refah içinde yaşatan "bey"di. Bey demek millet demekti.

Tarihi süreç içerisinde Türk Devleti ve imparatorlukları ise belirli Türk "boy"larına dayalı olarak tarihteki yerlerini almışlardı. Beylerin şu veya bu biçimde zayıflaması, esir düşmesi ya da ölmesi durumunda "boy"lar milleti temsil etmeye başlamışlardır. Bir boyun diğer boyları denetim altına alması ile toplumsal sükun ve istikrar yeniden avdet etmekteydi. Boylar arasında vuku bulan ve yönetimde egemenlik, nüfuz ve etkinlik sağlama mücadelesinin günümüze kadar uzayan kalıntıları hala canlıdır. Türk boylarının bir çoğu o zamanlar ayrı ayrı il tutmuş ve kendilerini diğerinden farklı göstererek meşruiyet sağlamak için de farklı simgeleri hatta aynı dilin farklı şivelerini farklılıklarının bir işareti olarak kullanmışlardır.Bugün Ortaasya'da birbirine komşu Türk boylarının ayrı bayrak ve farklı yönetim altında toplanmalarının sebeplerinden birisi de budur. Manası, Köroğlu'su, Mevlana'sı, Dedekorkut'u, Yunus'u, Yesevi'si, inancı ve peygamberi aynı, yani kültürü bir fakat bayrağı farklı Türk toplulukları bu anlayışın ürünüdürler.

Boylar çoğu zaman büyük mücadelelerin sebeplerini teşkil etmişlerdir. Timur, Şah İsmail, Uzun Hasan, Karaman oğullan, vb. Boy mantığı ile hareket etmenin faturasını milletlerin ödetmişlerdir.

Türk milleti kuşkusuz onlarca devlet kurmuştur. Bugün Cumhurbaşkanı forsundakı yıldızlar Türklerin tarihte kurduğu devletleri simgelemektedir. Ancak devlet kurmak ayrı şey, devlet yönetimine egemen olmak ise daha ayrı şeylerdir. Çoğu insanlar parayı elde eder ama onu kullanamaz. Hatta çoğu insan kendi parasının uşağı haline bile gelebilir. İşte Türkler de tarihte bir çok devlet kurmuşlardır.

Ama hiç birinde Türk unsuru bir bütün olarak yönetiminde egemen olmamıştır. Çoğu kez Türkler; kendi kurdukları devletin yöneticileri tarafından devletin efendisi değil uşağı konumunda görülerek itilip-kakılmışlardır. İşte Türk'ü kurduğu devlete taşıyan, onları egemen kılan tarihteki en önemli örnek Türkiye Cumhuriyeti'dir. O bakımdan yazımızın adı "Türk'ü Devlet Yapan Adam: Atatürk" olmuştur. Onun için çok açık bir şekilde söylenebilir ki, bugün ülkedeki terörün amacı Türk'ü devlet olmaktan çıkarmaktır.

Tarihi süreç içerisinde sosyolojik açıdan "millet" ya da "soy"a dayalı olarak kurulan devletlerden en önemlisi Türkiye Cumhuriyet'i devletidir. Günümüzde Türkler bey ve boy ile değil "millet" gerçeğiyle dünya milletleri arasında olduğu yeri almışlardır.

Mîlleti kendi kaderine el koymaya çağıran Mustafa Kemal, egemenliği de doğrudan doğruya millete ait olduğunu ifade etmiştir. Bey dönemi, boy dönemi Mustafa Kemal'e kapanmış millete dayalı devlet dönemi başlamıştır. Vatanın asli unsuru olan Türk'ler Mustafa Kemalle birlikte devlet olmuşlardır. O her yönden Türk'ü devlet yapan bir adam olarak tarihe damgasını vurmuştur. Kuşkusuz Atatürk'ün bir ferdi olarak içine doğduğu milleti arz üzerinde yüzlerce irili ufaklı devlet kurmuştur. Ancak her kurulan devlet ya bir beyin ya da bir boyun devleti olmuştur. Türkiye Cumhuriyeti, Türk halkının kendi egemenliğini kendi eline aldığı ve kendi kurduğu devlete kendi adını verdiği bir devlettir. Bu yönü itibariyle sürekli kurduğu devletin yönetiminden dışlanan Türk, Atatürk ile birlikte devlete taşınmıştır. Yani Atatürk, Türk'ü devlet yapmıştır.

Burada hemen şöyle bir soru akla gelebilir. "Atatürk'ten önce Türk'ü Devlet yapan adam, olmamış mıdır?" Kuşkusuz Türk'ün yönemine egemen olduğu bir çok devlet de tarihte olmuş olabilir. Ancak bir Türk boyunun kurduğu Osmanlı; devlet yönetiminden şu veya bu korku ile Türkleri uzak tutmuştur. Bunun en bariz iki örnek Osmanlı Sadrazamlarının üçte ikisi fazlası Türk asıllı olmamış olması, Padişahların belirli bir dönemden sonra devamlı yabancılarla evlenmeleri olarak verilebilir. Padişahın bahçıvanı padişahın yanında "aptal Türk" diyebiliyor,

Mustafa Kemal daha Atatürk olmadan 22 Mayıs 1919'da Sadaret Makamına, göndere raporda aynen şöyle diyordu: "Millet yekvücut olup egemenlik esasını, Türklük duygusunu hedef ittihaz etmiştir."(17) Milletin egemenlik ve Türklük duygusunu amaç aldığını ve dayanak iki önemli noktanın da bu olduğunu ifade etmiştir. Yani millet dış düşmana karşı tek bir vücuttur, egemenliği esas almış ve Türk Milliyetçiliği noktayı nazarından hareket etmektedir. Aynı Mustafa Kemal, Amasya Tamimi olarak bilinen meşhur belgeyi yayınlarken "Milletin İstiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır." diyecektir. Boşo'ların, Hacikyanların, Temo'ların, Emaunellerin, Naradokyanların ve bilmem hangi azınlık mebusunun egemen olduğu kozmopolit ve kime hizmet ettiği meçhul bir Osmanlı yönetiminden Türkün, Türklüğün ve Türklerin egemen olacağı bir yönetime geçmeye kesin olarak karar vermişti.

Sadrazam Ragıp Paşa'nın 1757'li yıllardaki korkusu olan: "Var olan düzeni değiştirmeye kalkarsak, korkarım eski düzenden de oluruz." (18) düşüncesini aklına bile getirmeden bir milleti: zihniyeti, psikolojisi ve sosyolojisi ile yeniden inşa etme gibi bir insan ömrünü aşacak devasa bir davaya kalkışmıştır. Birilerinin rüyalarında dahi cesaret edemeyeceği değişmeleri onbeş yıl içinde gerçekleştirmiştir.

Bugün sıcak odalarda ve yumuşak koltuklarda Atatürk'e dil uzatanların ataları o zamanlar kurtuluşu mandacılıkta arıyorlardı. İşte onun farklılığı güçle, kılıçla düşmanı vatandan kovmanın mümkün olmadığını yazan ve kurtuluşun işgalci güçlerin dayatmalarını kabul etmekten yani Sevr'e teslim olmaktan geçtiğini savunanlara karşı çok açık olarak karşı çıkmasıyla belirmiştir.

"Efendiler, bu vaziyet karşısında bir tek karar vardı. O da milli hakimiyete dayanan kayıtsız şartsız bağımsız yeni bîr Türk devleti kurmak!... Temel ilke, Türk milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Bu ilke, ancak tam bağımsızlığa sahip olmakla gerçekleştirilebilir... Türk'ün haysiyeti, gururu ve kabiliyeti çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir millet esir yaşamaktansa yok ölsün daha iyidir.

O halde, ya istiklal, ya ölüm!"

İşte bu iradedir ki, riski, tehlikeyi ve ölümü göze almaktır ki; Mustafa Kemal'i Atatürk yapmıştır. Bugün ona dil uzatan gafil ya da hainler bile varlıklarını ve küfretme özgürlüklerini onun gözü kara ve kararlı mücadelesine borçludurlar. Günümüz milletler mücadelesinde ölümü göze almadan istiklali ve istikbali garanti altına almak mümkün değildir. Ölümü göze almadan da yaşanır ama o zaman ya uşak olursunuz ya da parya.

"Türkiye Türklerindir. İşte milliyetperverlerin ilkesi budur. Biz hukukumuzun savunulması için mücadeleye devam etmeye karar verdik." (19)

Mücadelesini vatan toprağını düşmanlardan temizlemeye adamıştı. "Yurt toprağı! Sana her şey feda olsun. Kutlu olan sensin. Hepimiz senin için fedaiyiz. Fakat sen Türk milletini ebedi hayatta yaşatmak için feyizli kalacaksın. Türk toprağı sen, seni seven Türk milletinin mezarı değilsin. Türk milleti için yaratıcılığını göster." (20)

Yine o eşsiz bir belgatla şöyle seslenmişti: "Her Türk ferdinin son nefesi, Türk ulusunun nefesinin sönmeyeceği, onun ebedi olduğunu göstermelidir. Yüksel Türk! Senin için yükseklik hududu yoktur." O bir takım kendini bilmez, sefil vicdanlı kişinin aşağıladığı Türk'e ve Türk gençliğine bu duygu ve ideallerle seslenmişti.

Hele hele o eşsiz hitabesindeki haykırışlar her şeyi özetliyor gibidir.

"Ey Türk Gençliği!
"Birinci vazifen;, Türk İstiklalini, Türk Cumhuriyetini!",
diyerek başlayıp "Ne mutlu Türküm Diyene" ile bitiriyor sözlerini. Milli, milliyetçi, Türk, Türkçü kelimelerini kullanmaktan korkan bir takım sefil ya da art niyetli kişilerin Atatürk ile onun kurduğu Türk Cumhuriyetiyle hiçbir ilişkisinin olmadığını buradan ilan etmek zorundayız.

O gençliğe "Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur" derken, bugün yakasına Atatürk resmi asarak gençliğe "muhtaç olduğu kudretin Lenin'de, Marks'ta" olduğunu söyleyenler var. Diğer yandan "Ne Mutlu Türküm Diyene!" diyemeyen, buna karşı kendisini Atatürkçü diye tarif eden dernek ve şahıslar vardır. "Milli varlığımıza düşman olanlarla dost olmayınız" talimatını da o vermiştir. Milli varlığımıza düşman olanlarla dost olmayınız" talimatını da o vermiştir. Milli varlığımıza kasteden bütün unsurlarla dost olanlar, hem Türk'e düşmanlık yapıyor hem de Atatürkçü olduklarını söylüyorsa bu tür kişiler onu anlamayan ahmaklardır.

O gerçekçidir ve bütün davranışlarında ileri derecede bir akılcılık hakimdir. "Milliyet ilkesi aleyhindeki büyük ölçüdeki fiili tecrübelere rağmen yine milliyet duygusunun öldürülmediği yine kuvvetle yaşadığı görülmektedir... Tarih, bir milletin kanını, hakkını, varlığını hiçbir zaman inkar etmez... Vatanımız ve milletimiz alayhinde verilen hükümler, kanaatler iflasa mahkumdur.." (22) Evet iflas etmesi mukadder olan görüşlerden birisi de bugün adeta Türk diye bir halkın olmadığı, Anadolu'da "Kırma-dönme-melez" mozaik bir halkın olduğunu savunanların görüşleridir. Evet Bunları söyleyenler "kırma ve dönme" olabilirler ancak ülkenin kahır ekseriyeti Türk soyundan geldiğine ya da "Ne Mutlu Türküm" diyen bir inanca sahiptirler. Bu topraklar üzerinde yaşayan ve asgariden "Ne mutlu Türküm" diyebilen herkes Türktür. Türkiye büyük Atatürk'ün dediği gibi Türklerin yurdudur ve orada Türk'ler yaşar. Mustafa Kemal planladığı, örgütlediği ve nihayet kurduğu devlette "milli kuvvetleri amil, milli iradeyi egemen" kılmıştır. Kurduğu devletin adına milletinin adını vermiştir. O zamana kadar adam yerine konulmayan millet onunla devlet yapılmıştır. O bu yönüyle de Türk'ü Devlet yapan adamdır.

O Türklerin devlet kurma tecrübesini, teşkilatçı yeteneğini yüzyıllar öncesine dayandığını TBMM'de yaptığı bir konuşmada şöyle ifade eder: "Türk'ler onbeş asır evvel Asya'nın göbeğinde muazzam devletler teşkil etmiş ve insanlığı her türlü kabilayatına tecelligan olmuş birer unsurdur. Sefirlerini Çin'e gönderen ve Bizans'ın sefirlerini kabul eden bir Türk Devleti, ecdadımız olan Türk Milletinin teşkil eylediği bir devlettir." (22) Mustafa Kemal kendi terminolojisi içinde ancak anlaşılabilir. Örneğin O Türk'ün ortaya çıkışını ve Türk'ü şöyle anlatmaktadır. "Bu memleket dünyanın beklemediği, aslı ümit etmediği bir mestesna medeniyetin yüksek tecellisine şahit oldu. Bu sahne en az yedi bin yıllık bir Türk beşiğidir. Beşik tabiatın rüzgarıyla sallandı. Beşiğin içindeki çocuk, tabiatın şimşeklerinden, yıldırımlarından, evvela korkar gibi oldu. Sonra onlara alıştı, onları tabiatın babası sandı. Onların oğlu oldu. Bir gün o tabiat çocuğa tabiat oldu, şimşek, yıldırım, güneş oldu; Türk oldu! Türk budur. Yıldırımdır, kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir.."

Atatürk her şeyin temelinde "milli benlik", "kendine güven" ve 'Var olma azmi"nin yattığını ifade ederek "Dünyanın bize hürmet göstermesini istiyorsak, evvela biz kendimize, benliğimize ve milletimize bu hürmeti, hissen, fikren, fiilen bütün efal ve harekatımızla gösterelim. Bilelim ki, milli benliğini bulamayan milletler başka millet lerin avıdır. Mevcudiyeti milliyetimize düşman olanlarla dost olmayalım. Düşmanlarımıza bu hakikati ifade ettiğimiz gün, kanaatimize, mefkuremize, istikbalimize yan bakan her ferdi düşman telakki ettiğimiz gün, milli benliğimize uzanacak her eli şiddetle kırdığımız, milletin önüne dikilecek her haini derhal devirdiğimiz gün, gerçek kurtuluşa ulaşacağız." (23) Kendi benliğinden, kendi milletinden ve kendi iradesinden başka iradeye dayanmamayı, varlığına düşman unsurları iyi görüp, onlarla gerektiği biçimde mücadele etmeyi gerçek kurtuluşun anahtarı olarak ortaya koyarken de milleri hem devlet, hem de kaderine egemen olmasını istiyordu.

O "Kurtuluş Savaşına Başlamanın Onbeşinci Yılı" münasebetiyle üstün bir belagatla söylediği "Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük medeni vasfı ve büyük medeni kabiliyeti, bundan sonraki inkişafı ile, atinin yüksek medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır." (24) O güvendiği ve mensubu olmakla iftihar ettiği milletini her şeyin üstünde tutmuştur.

Diğer yandan Atatürk'ün Türk milliyetçiğine yaptığı katkıyı ve getirdiği boyutu Türk milliyetçiliğinin dışında değerlendirmek büyük bir hatadır. İşte o büyük insan şöyle diyor: "Biz doğrudan doğruya milliyetperveriz ve Türk milliyetçisiyiz, Cumhuriyetimizin mesnedi Türk camiasıdır. Bu camianın efradı ne kadar Türk harsıyla meşbu olursa o camiaya istinad eden Cumhuriyet de kuvvetli olur." (25) Atatürk'ün kurduğu devletin adı Atatürkiye değil, Türkiye Cumhuriyeti Devletidir. Onun savunduğu milliyetçilikle Türk milliyetçiliğidir.

"Varlığımızı, geleeceğimiz ve bağımsızlığımızı koruyabilmek için mevcut olan düşmanlarımızı tanıyoruz ve bu düşmanların amaçlarını yakından biliyoruz ve düşmanların bu amaçlarına varmak için uygulayacakları güçlere de vakıfız." (26)

"Hanımlar, Beyler! Kattiyen bilmeliyiz ki, iki parça halinde yaşayan, milletler zayıftır, arızalıdır." Derken milli birlik ve bütünlük dışında herhangi bir usul ve esası kökünden reddediyordu. O gür sesiyle millete şöyle sesleniyordu: Efendiler! Yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize, görecekleri tahsilin hududu ne olursa olsun, en evvel ve her şeyden evvel Türkiye'nin istiklaline, kendi benliğine ve ananatı milliyesine düşman olan bütün unsurlarla mücadele etmek lüzumu öğretilmelidir."

Efradı bu mücadele eshap ve vesaitile mücehhez olmayan milletler için hakkı beka yoktur. Mücadele, mücadele lazımdır." (27)

"Fikirler, manasız, mantıksız, safsatalarla mali olursa, o fikirler marizdir. Kezailik hayatı içtimaiye akıl ve mantıktan a..bifaide ve muzır ve bir takım akideler ve ananeler meşbu olursa mefluç olur." (28)

Emperyalizme Karşıydı:

"Panizlamizm'i ben şöyle anlıyorum: Bizim milletimiz onu temsil eden hükümetimiz, doğal olarak yeryüzündeki dindaşlarımızın mutlu ve refah içinde olmasını isteriz: dindaşlarımızın, çeşitli yerlerde meydana getirmiş oldukları toplumların bağımsız yaşamasını isteriz. Onunla büyük bir coşku ve mutluluk duyarız. Bütün islam toplumlarının, islam dünyasının refah ve mutluluğu kendi refah ve mutluluğumuz gibi değerlidir. Ve bütün onların da bizim mutluluğumuzla ilgili olduklarına tanığız. Ve bu her gün apaçık ortadadır. Fakat efendiler, bütün bu toplumların bir imparatorluk halinde bir noktadan sevk ve yönetimini düşünmek istiyorsak, bu bir hayaldir. Bilime, mantığa, fenne aykırı bir şeydir. (Mustafa Kemal Aralık, 1921) (Hangi Atatürk, s 291)

O emperyalist, ırkçı, sosyalist, faşist ya da komünist hiçbir akıma yüz vermemiş yüzde yüz Türklüğe kendisini adamış bir kişiydi. Vatan ve millet davası uğruna kendisini seve seve riske atmasını bilecek kadar gözü karaydı. Türkiye'nin kalbi olan Hatay'ın Anavatana iltihakı meselesinde o yaşına rağmen kendisini ortaya koymaya bilebilmiştir. Bu konuda şöyle konuşmuştur: Hatay benim şahsi meselemdir... Gerekirse Türkiye Cumhuriyeti Reisliğinden ve hatta Büyük Millet meclisi azadlığından da çekileceğim. Her bir fert olarak bana iltihak edecek birkaç arkadaşla beraber Hatay'a gireceğim. Oradakilerle el ele verip mücadeleye devam edeceğim." (1937) Milletime söz verdim: Hatay'ı alacağım. Milletim benim dediğime inanır. Sözümü yerine getirmesem yerimde kalamam. Ben şimdiye kadar yenilmedim; yenilmem, yenilirsem bir dakika yaşayamam." (29)

Mustafa Kemal işte budur. Milletinin istiklali, vatanının bütünlüğü uğruna gerekirse devletin en yüksek makamından istifa etmeyi bir şeref sayan bir eylem adamı, katıksız ve vatansever. Bir zamanlar yine ülkesinin istiklali için üniformasını çıkarmıştı

Şimdilerde vatanı ve bulunduğu makamları kendi şahsi ve kirli emelleri için ayaklar altına alan yöneticileri görünce Mustafa Kemal'in iki kez,daha iyi anlıyoruz.

Türklüğümüzü, hürriyetimizi, istiklal ve kimliğimizi bize kazandıran bu büyük insana bir kez daha minnet ve şükranlarımızı arz ediyoruz.

Dipnotlar:

ı-Kurt Steinhaaus, Atatürk Devrim Sosyolojisi,
Sander Yayını, İstanbul 1973, s 33.
2- Kurt Steinhaus, A. g.e.s. 41.
3- A. Gündüz Okçun, Türkiye İktisat Kongresi, İzmir, 1923, Ankara, 1968, s. 246-247.
4- Atilla İlhan, Hangi Atatürk, Bilgi Yayınlan, İstanbul, 1981, s.211
5- Lord Kinross, Atatürk, Cilt 2, Çev; A. Tezel, Ankara, 1973,5.697.
6- Emre Kongar, Atatürk ve Devrim Kuramları, İş Bankası Yayınları, Ankara, 1981, s, 108
7- Emre Kongar, Ag.e.s. 109
8- R.K Sinha, Kurtuluş Savaşı, Devrimler, Mustafa Kemal ve Mahatma Gandi, Milliyet Yayını, İstanbul, 1972, s. 150
9- Bekir Sıtkı Baykal, Milli Mücadelede Anadolu Kadınları Müdafaa-i Vatan Cemiyeti, Atatürk Araştırma Merkezi
Dergisi, Mart 1985, Cilt l.Sayı, 2, s, 428.
10- Tarık Zafer Tunaya, Devrim Hareketleri İçinde Atatürk ve Atatürkçülük, 2. Baskı, İstanbul 1981, s. 69
11- Cengiz Özakıncı, Nomos ve Aydın, bellek Yayını, İstanbul 1995, s. 414.
12- Paul C. Helmrerch, Sevr Entrikaları, Sabah Yayınları, İstanbul 1997. s.15.
13- Aziz Nesin, 1985-1995 arası bütün söylev, demeç ve yazıları.
14- Demirtaş Ceyhun, 1990 sonrası yazıları
15- Enver Ziya Karal, Atatürk'ten Düşünceler, İstanbul, 1986, s. 146.
16- Enver Ziya Karal, Ag.e.s. 150
17- Utkan Kocatürk, Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti Tarihi Kronolojisi, Ankara 1983, s. 44.
18- Kurt Steinhaus, Atatürk Devrim Sosyolojisi, Sander Yayım, İstanbul 1973, s. 34.
19- Arı İnan, Düşünceleriyle Atatürk, Türk Tarih Kurumu Yayını, Ankara 1983, s. 81,
20- Enver Ziya Karal, Atatürk'ten Düşünceler, İstanbul 1986, s. 143.
21- Enver Ziya Karal, Atatürk'ten Düşünceler, İstanbul 1986. s. 3.
22- TBMM Zabıt Ceridesi. C. 24, s, 305-306.
23- Milli Eğitim Dergisi, Sayı; 31-32-33,1975. Ekim, Kasım Aralık, S. 2.
24- Enver Ziya Karal, Ag.e.s, 152.
25- Arı İnan, Düşünceleriyle Atatürk, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1991, s. 85.
26- Emre Kongar, Ag.e.s. 106.
27- Atatürk'ün Maarife Ait Direktifleri, Milli Eğitim Bakanlığı Yayım, İstanbul, 1985, S.ll.
28- Atatürk'ün Maarife Ait Direktifleri, s.9.
29- Enver Ziya Karal, Ag.e.s. 18.
SAAT
 
Reklam
 
ANASAYFAN YAP
 
ANA SAYFAN YAP
TARİHTE BUGÜN
 
HTML KOD
TAVSİYE EDİN
 

http://KENDİ

 
21336 ziyaretçi (36402 klik) kişi burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=

beypazariulkuocagi.tr.gg